SÜNNET’İN DİNDEKİ YERİ – 4

23 Nisan 2015, Perşembe, 9:22 | İbrahim SERİN, YAZARLAR | 1.959 views | 0 yorum
ibrahım-Serın

ÂLİMLER SÜNNETİN DİNDE DELİL OLUŞUNDA İTTİFAK ETMİŞLERDİR.

 

Ehli Sünnet ve-l Cemaat, sahabe, tabiin, selefi salihin ve tüm İslam âlimleri, asırlar geçmesine rağmen pak sünnetin Kur’an-ı Kerim’den sonra ikinci esas olduğunda, İslam ahkâmını tanımada müracaat konusunda her Müslümanın başvurması gereken kaynak olduğunda ittifak etmişlerdir.

   Bu konuda tartışma da söz konusu değildir. Ancak fikrinde hastalık, kural dışılık ve karışıklık olduğundan veya akidesinin bozukluğundan veya İslam’a ve Müslümanlara kininden dolayı görüşüne itibar edilmeyen kimseler hariç.[1]

 

Prof. Dr. Muhammed Ebu Şehbe ‘Sünnet müdafaası’ isimli kitabında şunları nakleder:

 

Sahabe Allah onlardan razı olsun sünnet ve hadisin (dinde) delil olduğunda özellikle Kur’an’da bir aslı olmasa bile ve onunla amel husu­sunda icma’ etmişlerdir.

 

Kendilerine itibar edilen bütün âlimler sünnetin (dinde) delil oluşunda ittifak etmişlerdir. İster beyan sadedinde olsun isterse müstakil hüküm getirsin bu böyledir.

 İmam Şevkâni (rh.a) bu konuda şöyle der :«Sün­netin delil oluşu ve hüküm koymada müstakil oluşu dini bir zorunluluktur. Buna ancak İslâm’dan nasibi­ni almayan kimseler muhalefet ederler.[2]

 

Dr. Abdulğaniyy Abduhalık ‘Hücciyyetu-s Sünne’ isimli kitabında şunları nakletmektedir:

Tesbitlerimize göre Kemal İbnu-lHümam (861/1457), sünnetle hüküm çıkarmanın ve sünneti bir delil kabul etmenin dinî bir zaruret olduğunu kaydetmektedir.

    Sa’duTaftazânî (793/1390) ise bu konuda, ondan önce et-Telvih isimli eserinde şunları söylemiştir:

    Eğer, “Ulemânın işini anlayamadım; onlar, icmâ ve kıyas gibi usûl meselelerini isbat ederken yaptıklarını, Kitab ve sünneti isbat ederken yapmıyorlar; öncekileri genişçe ele aldıkları ve bir sürü delil­le destekledikleri halde, Kitab ve sünneti kısaca zikredip geçiyorlar.

    Bunun sebebi ne olabilir?” dersen, derim ki: “Usûl ilminde, araştır­manın gayesi, delile muhtaç olan şeylerdir. Kitab ve sünnetin delil oluşu, halk arasında malum ve meşhur olduğu için apaçık ortada­dır. icmâ ve kıyas böyle değildir. Bunun için âlimler, hüküm için ispatı kolay olmayan konulara daha çok değindiler.[3]

Görüldüğü gibi âlimler Kur’an ve sünnetin delil oluşunda o kadar müttefik ve mutmainler ki ayrıca delillerini isbat etmeye ihtiyaç bile duymamışlardır.

 

SÜNNETİN/HADİSİN SAHABEYE YAZDIRILMASI

 

Allah Teâlâ bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor:

 

وَمَا يَنطِقُعَنِ الْهَوَى * إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى{ النَّجْم 3-4 }

‘’O hevasından konuşmaz, O’nun konuştuğu ancak kendisine vahyedilen birvahiydir.’’

(Necm,3-4)

 

Abdullah b. Ömer (r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur:

   Ben muhafaza etme düşüncesiyle Resulullah’tan (sav) işittiklerimin hepsini yazıyordum. Kureyş (kabilesinden bazı Müslümanlar) ‘’Resulullah (sav) öfkeli halinde de sakin halinde de konuşan bir insan iken sen ondan duyduğunu yazıyor musun?’’ diyerek beni bundan menettiler.

    Bende yazmaktan vazgeçtim ve bu durumu Resulullah (sav)’a anlattım. Parmağıyla ağzına işaret ederek; ‘’Sen yaz(maya devam et), varlığım elinde olan Allah’a yemin olsun ki bundan haktan başkası çıkmaz.’’ buyurdu[4]

 

     Hadis-i şeriften de anlaşıldığı gibi Resulullah’ın (sav) Peygamber olarak konuştukları vahiyden başka bir şey değildir. Bunlar, Allah’ın gönderdiği Kur’an-ı Ke­rim veya O’na vahyettiği hadis-i şeriflerdir.[5]

Bunun aksini iddia etmek ise tamamen Allah Resulünün (sav) Kur’an’ı bir haberci gibi getirip başka bir şey getirmediğinin söylemek olur ki bu da apaçık bir ön yargı ve insafsızlık olur.

 

Hâlbuki Allah Resulü’nün (sav) hayatına baktığımızda Ashabı kiramı hadis ezberlemeye ve bu hadisleri başkalarına ulaştırmaya teşvik ettiğini görüyoruz. İşte o hadislerden birkaç tanesinde şöyle buyuruyor:

 

نَضَّرَ اللَّهُ امْرِأً سَمِعَ مَقَالَتِي فَبَلَّغَهَا. فَرُبَّ حَامِل فِقْهٍ غَيْر فَقِيهٍ. وَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ إِلَى مَنْ هُوَ أَفْقَهَ مِنْهُ .

‘’Benim sözümü işitip de (başkasına) tebliğ eden adamın yüzü­nü Allah ağartsın. Çünkü fıkıh (kaynağı olan hadisleri) ezberleyen nice adamlar fıkıhçı değillerdir. Ve fıkıhçı olan nice (hadis) hafız­ları kendilerinden daha kuvvetli fıkıhçılara (hadisleri)  iletebilirler.’’[6]

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre: “Rasûlullah (sav) bir hutbe verdi ve hutbesinde bir kıssadan bahsetmişti. Bunun üzerine Ebû Şah: Ey Allah’ın Rasûlü! Dedi. Bana bu kıssayı yazınız. Rasûlullah (s.a.v.)’de“Ebû Şah için bunu yazınız.” buyurdu.[7]

 

Hemmâm b. Münebbih (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Ebû Hüreyre’nin şöyle söylediğini işittim: “Rasûlullah (s.a.v.)’in ashabından hiçbir kimse benim kadar hadis rivâyet etmiş değildir. Ancak Abdullah b. Amr bunun dışındadır çünkü o yazıyordu ben ise yazmıyordum.”[8]

 

Allah Resulu (sav) bu yukarıdaki mezkûr hadislerde açıkça kendisinden rivayet edilen hadislerin yazılmasını ve ezberlenmesini emrediyor.

   Şimdi Resulullah’a (sav) itaati emreden ve Resulullah’a (sav) muhalefeti yasaklayan bütün bu ayetleri sadece hayattaki durumuyla sınırlamak tamamen ya cehalete veya art niyete dayanmaktadır bunun başka bir izahı olamaz.

    Hem Resulullah (sav) bu ümmete Peygamber olarak gelecek hem de hiçbir şey söylemeyecek hiçbir açıklama/tefsir, tahsis, ta’mim ve takyid yapmayacak öyle mi?

    Nasıl oluyor da siz (sünneti inkâr edenler) gece gündüz konuşuyor, yazıp çiziyor ve ciltler dolusu kitap yazıyorsunuz da, sonra bu ümmete gönderilmiş ma’sum ve mahfuz bir Peygamber için onun görevi sadece Kur’an’ı getirmekti o da dünyadan ayrılmakla bitti diyeceksiniz.

   Bu hiçbir akıl ve insaf sahibi insanın söyleyeceği ifadeler değildir. Görülen o ki bunlar farkında olarak veya olmayarak müsteşriklerin ekmeğine yağ çalıyorlar.

 

Sünnet önceleri Kur’an’la birbirine karışmasın diye yazılması nehiy edilmişse de daha sonra yazılması bizzat Resulullah (sav) tarafından tavsiye edilmiştir, konuyla ilgili hadisler yukarıda geçti. Hem hadisi ve hem de diğer ilimlerin naklini yapmak için yazmak şart da değildir zira Araplar ezber hususunda çok ileri düzeyde bir konuma sahiptiler birçok şeyi ezber yoluyla birbirlerine naklederlerdi.

 

Bu konuda çok güzel tesbitleri ve nakilleri olan Dr. Abdulğaniyy Abdulhalık ‘Sünnetin delil oluşu’ isimli kitabından yaptığım alıntılarla sizleri baş başa bırakıyorum:

Ezberlemenin Faydaları

Çoğu zaman ezberleme; Anlama, mânâyı özümseme ve hakikatine ermekle gerçekleşir. Bu şekilde insan, lafızların unutulmamasına destek sağlamış olur. Daha sonraları da zaman zaman ezberledikle­rini tekrarlamak ve hatırlamak suretiyle, öyle bir an gelir ki, artık onları unutma diye bir endişesi kalmaz. Ayrıca ezberinde olan şey, her zaman ve mekânda kendisiyle birliktedir; ihtiyaç hâlinde, hiçbir meşakkat ve sıkıntıya mâruz kalmadan her durum ve şartta ona mü­racaat imkânı vardır.

Yazı ise böyle değildir. Çünkü o, genellikle mânâsı anlaşılma­dan yazılır. İleride, yazılanların kaybolması veya ihtiyaç anında ya­nında hazır bulunmaması ya da onları anlayıp izah edecek birinin bulunmaması ihtimali de mevcuttur. Ayrıca yazan insan, çoğu za­man yazdıklarını yeniden gözden geçirmek için bir sebep ve imkân bulamayabilir. Bundan başka, her zaman ve her yerde yazılı nüsha­ları bulundurmakta, sıkıntı ve meşakkat söz konusudur.

Bütün bu nedenlerden dolayı gerçeğini anlamadan, yazı yoluyla ilim nakliyle uğraşanlar, (genelde) câhil kalırlar. Bu durumda onla­rın misâli, kitap yüklü merkeplere benzemektedir. Bu da ilmin zayi olup gitmesi ve cehaletin yayılması için en büyük sebeptir.

İbrahim en-Nehâî’nin: ‘Yazmayın, gevşersiniz,” sözü de söyle­diklerimizin doğruluğunu göstermektedir. Onun şu sözü de söyledik­lerimizi desteklemektedir: “İnsan, ilim talebi için azıcık gayret etti­ğinde Allah (c.c), ondan kendisine yetecek miktarı nasib eder. Bir kimse azıcık yazmaya yönelince de ilme karşı gevşer.”

İmam Evzâî’nin: “Bir zamanlar bu ilim çok kıymetli ve değerli bir şeydi. Çünkü o zaman insanlar, birbirleriyle karşılaş­maları ve müzâkereleri esnasında biri diğerine ilim aktarırdı. Ne za­man ki ilim, kitaplara geçti; o vakit, hem nuru kayboldu, hem de ehli olmayanların eline düştü,” sözü de konumuza ışık tutmaktadır.

Yunus b. Habib’in, bir adamın nazım hâlinde: “ilmi kâğıda terk etti, zayi eyledi, Ne kötüdür bu kişi âh bir bileydi,” şeklinde söylediği sözü işitince:

“İlim ve hıfzın korunması konusunda ne kadar da titiz. Çünkü insanların ilmi, ruhundadır; malı ise bedeninde. Öyleyse ruhunu ko­ruduğun gibi ilmini de koru,-bedenini muhafaza ettiğin gibi de ma­lı “ demesi de söylediklerimizi desteklemektedir.

Halil b. Ahmed de: “İlim, kitaplıkta değil, ancak göğüslerde­dir,” demiştir.

Edib ve şâirler, bu konuda daha pek çok şey söylemişlerdir.

Hıfzın (ilim ve özellikle hadisleri ezberlemenin), yazıma karşı fazileti ve fayda yönünden daha ileri olmasıyla ilgili zikrettiklerimiz­den, Sahabe ve Tâbiin’den pek çoklarının, hadislerin yazımına niçin hoş bakmadıklarının bir başka sebebi ortaya çıkmaktadır. Onlar, ya­zıma güvenerek gevşeyeceğinden ve açıkladığımız gibi yazılanı anla­mama sebebiyle ilmin zayi olmasından ciddi şekilde endişelenip bu­nun için yazılmasına karşı çıkmışlardır.[9]

 

BİR LATİFE:/İNCELİK

 

İmam Zühri öğrendiklerini müzakere yoluyla sürekli tekrar eder, onları hafızasına alır, sürekli olarak müzakere ve hıfz üzerinde durup meşgul olurdu. Hatta eşinin hafızasına güvenerek, ondan bunların tekrarını dinlerdi.

Hatta İmam Zühri’nin eşinden gelen rivayete göre, eşi bir gün kocası Zühri’ye demiş ki: ‘’Allah adına yemin olsun ki, şu kitapların üzerime üç kuma getirmekten daha ağır basıyor.’’[10]

 

 HADİSİN TENKİD YOLUYLA GÜNÜMÜZE KADAR GELMESİ

 

Hadisin üzerinde ciddi ve dikkatli bir şekilde durulması gerektiğini Allah Resulü (sav) döneminde başladığını söyleyebiliriz, kesinlikle bu bir mübalağa da değildir. Zira bu konuda Bera b. Azib’ten (r.anhuma) rivayet edilen hadis, son derece manidardır. Hadis şöyledir:

عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : {إِذَا أَتَيْتَ مَضْجَعَكَ، فَتَوَضَّأْ وُضُوءَكَ لِلصَّلَاةِ، ثُمَّ اضْطَجِعْ عَلَى شِقِّكَ الْأَيْمَنِ، ثُمَّ قُلْ: اَللَّهُمَّ أَسْلَمْتُ وَجْهِي إِلَيْكَ، وَفَوَّضْتُ أَمْرِي إِلَيْكَ، وَأَلْجَأْتُ ظَهْرِي إِلَيْكَ، رَغْبَةً وَرَهْبَةً إِلَيْكَ، لَا مَلْجَأَ وَلَا مَنْجَى مِنْكَ إِلَّا إِلَيْكَ، اَللَّهُمَّ آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِي أَنْزَلْتَ، وَبِنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ، فَإِنْ مُتَّ مِنْ لَيْلَتِكَ، فَأَنْتَ عَلَى الْفِطْرَةِ، وَاجْعَلْهُنَّ آخِرَ مَا تَتَكَلَّمُ بِهِ} قَالَ: فَرَدَّدْتُهَا عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَلَمَّا بَلَغْتُ: اَللَّهُمَّ آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِي أَنْزَلْتَ، قُلْتُ: وَرَسُولُكَ، قَالَ: {لَا، وَنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ!}

Bera b. Azib (radiyyallahu anhuma) şöyle rivayet eder Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

     ‘’Yatağına geldiğin zaman namaz abdesti gibi abdest al, sonra sağ tarafının üzerine uzan, sonra şöyle de: Ey Allahım yüzümü sana teslim ettim, işimi sana havale ettim, sana rağbet ederek ve senden korkarak sırtımı sana dayadım, senden başka kurtuluş ve sığınacak yer yok kurtuluş ve sığınak yer ancak yine sendedir.

      Ey Allahım indirdiğin kitaba ve gönderdiğin nebiyye iman ettim.’’ De. Eğer bu gecende ölürsen İslam fıtratı üzere ölürsün, bunu konuşacak son sözün yap.’’ Bera (r.a) bu duayı Allah Resulüne (sav) tekrarladım Ey Allahım indirdiğin kitaba iman ettim ve gönderdiğin resulüne ifadesine ulaştığımda Allah Resulü (sav) ‘’Hayır ve gönderdiğin nebiyye iman ettim de.’’ Dedi.[11]

        İşte tam burada dikkatimizi çeken önemli bir nokta var o’da şudur: Allah Resulü (sav), nebiyy kelimesiyle resul kelimesi arasında fazla bir fark olmamasına rağmen nebiyy kelimesi yerine resul kelimesini okuyan Bera’yı (r.a) ikaz ediyor ve ifadeleri yeniden düzelttiriyor.

Allah Resulü (sav) bir başka hadisinde ise şöyle buyuruyor:

مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّداً فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ .

‘’Kim kasıtlı olarak Bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın.’’[12]   

Allah Resulü (sav) kendisine bilerek kasıtlı olarak yalan isnad edilmesini açık bir şekilde yasaklıyor ve böyle yapan kimselerin yerinin ateş olduğunu ifade ediyor. 

     Anlayıp ibret alanlar için çok önemli bir noktadır bu, anlamak istemeyene de binlerce delil getirsen de yine de inad edecektir. Ey Allahım bize hidayeti verdikten sonra bizi hak yoldan saptırma âmin.

Hz. Ömer (r.a), Ebu Hureyre’yi (r.a) çağırtır ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:

“-Biz Hz. Peygamber (s.a.v) ile birlikte falan kimsenin evinde iken sende bizimle birlikteydin (değil mi)?”

“- Evet. Bunu bana niçin sorduğunu anladım.”

“-Niçin sordum?”

“- O zaman Hz. Peygamber (s.a.v) ‘Kim bilerek benim üzerimden yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın’ buyurmuştu.”

“-(Mademki bunu hatırlıyorsun) o zaman git ve hadis rivayet et.”[13]

       İslam âlimleri bu konuda çok güzel bir usul izlemişlerdir, başka hiçbir ümmete nasip olmayan bir yöntemdir bu. Ulemanın Hadis naklinin usulünde izledikleri bu yol insanın aklını hayrete düşürecek ölçüde muhteşemdir. Şu kısa bilgi bile onların gayretlerini ortaya koymakta yeterli olacaktır, mesela üzerine eğildikleri konulara kısaca göz atacak olursak o muhteşem ve de dakik çaba ve gayretlerini görebiliriz, üzerinde durdukları konuları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

    ‘’Rivayetin (sünnet olarak nakledilen ve kime isnad edildiği) hakikatı, rivayetin şartları (tahammulu-l hadis: sema, arz, icazet vs.), rivayetin çeşitleri (ittisal ve inkita’ vb.), rivayetin hükümleri (kabul veya red açısından) ve ravilerin durumları (adalet ve cerh),ravilerin şartları (tahammul ve eda cihetinden) ve rivayet edilen merviyatın sınıfları (cami, sünen, müsned, mu’cem vd.) ve bunlara taalluk eden şeyler gibi konuları’’[14] tabir caizse ince eleyip sık dokuyarak konu’nun üzerine ciddi bir anlamda eğilmişlerdir.

 

 Bu konuda Ebu-l A’la Mevdudi ‘İslam Hukukunda Sünnetin Anayasal Konumu’ kitabında şunları kaydeder:                                           

    Bu ilim dalı, gerçekte bu tenkidin en güzel örneğidir ve modern çağın en güzel tarihi tenkidinin bundan daha ileri olduğunu söylemek çok zordur. Diyebilirim ki bu hadislerin tenkid usulleri, günümüzdeki tarih tenkitçilerinin bile akıllarını eremeyeceği güzellik ve inceliğe sahiptir.

    Dahası dünyada sadece Hz. Muhammed’in (sav) sünnet ve sireti ile onun dönemindeki olaylara ait kayıtların muhaddislerin benimsediği sağlam tenkid ölçütlerinde ölçülmeye dayana bileceğini çekinmeden söyleyebilirim. Yoksa bu güne kadar dünyada hiçbir insan ve hiçbir dönemin tarihi, bu sağlam ölçütlerin karşısında durabilecek ve kabul edilebilir tarihi kayıt sayılabilecek yollarla asla korunmamıştır.[15]


[1]Ali Abdulhalim Mahmud İslam’ı Anlama Usulü (İmam Hasan El- Benna’nın Fehm Risalesinin Şerhi) sh.48-49 trh.2000 yöntem yayınları İstanbul

[2](eş –Şevkanî, Irşâdu’l Fuhûl, s. 29. (Prof. Dr. Muhammed Ebu Şehbe, a.g.eRehber Yayınları: 1/ 51 darulkitap)

[3]Dr. Abdulğaniyy Abdulhalık ‘Hücciyyetu-s Sünne/Sünnetin delil oluşu’ tercüme Dilaver Selvi Şule yayınları darulkitap)

[4](Ebu Davud,ilim 3)

[5](İmam Taberi a.g.e Darul Kitap)

[6](İbnu Mace, mukaddime 18 terc. Haydar Hatipoğlu)

[7](Tirmizî, ilim 12 tercüme Abdullah parlıyan)

[8](Buhari, ilim 39 -Tirmizî, ilim 12  tercüme Abdullah Parlıyan )

[9]Dr. Abdulğaniyy Abdulhalık a.g.e tercüme Dilaver Selvi Şule yayınları darulkitap)

[10](Ali Muhammed Sallabi Emeviler Dönemi C.2 sh.591 Ravza yayınları trh. 2010)

[11] (Buhari, vudu’ 75)

[12] (Buhari, cenaiz 33- Müslim, mukaddime 3)

[13] Ebu Bekir Sifil Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi c.1 sh. 127 trh 2013 İstanbul

[14] Abdullah Siraceddin Şerhul Manzumeti el- Beykuniyye sh.13 trh.yok Halep)

[15]Ebu-l A’la Mevdudi ‘İslam Hukukunda Sünnetin Anayasal Konumu’ Sh. 30-31 Trh. 2007 Cantaş yayınları İstanbul)

YORUM YAZ

Henüz yorum yapılmamış.