SÜNNET’İN DİNDEKİ YERİ -5

6 Mayıs 2015, Çarşamba, 9:15 | İbrahim SERİN, YAZARLAR | 5.939 views | 0 yorum
ibrahım-Serın

SÜNNET’İ İNKÂR ETMENİN HÜKMÜ

 

Allah Teâlâ bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor:

 

فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيماً{النِّساء 65}

Hayır! Rabbine Andolsunki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.(Nisa, 65)

(Kur’an-ı Kerim Meali Elmalı sadeleştirilmiş Darul kitap)

 

Allah Teâlâ diğer bir ayette ise şöyle buyuruyor:

 

فَلْيَحْذَرِ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَن تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ{النُّور 63 }

O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.

(Nur,63)(Kur’an-ı Kerim Meali Elmalı sadeleştirilmiş Darul kitap)

 

Beyhakî, el-Medhal’de, Osman b. Ömer’in şöyle dediğini nakleder: İmam Mâlik’e bir adam geldi. Kendisine bir mesele sordu. İmam da:

“-Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu,” dedi. Adam:

“-Sen de böyle mi düşünüyorsun?” deyince, İmam Mâlik:

“-Peygamber’in emrine muhalefet edenler, başlarına bir musibe­tin gelmesinden veya şiddetli bir azaba uğramalarından korksunlar ayetini okudu[1]

 

Allah Teâlâ diğer bir ayette ise şöyle buyuruyor:

 

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْراً أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُّبِيناً

‘’Allah ve Resulü bir şeye hükmettikleri zaman mü’min erkek ve mü’min kadınlara o işte tercih etme hakkı yoktur. Kim de Allah ve Resulüne isyan ederse şüphesiz ki apaçık bir sapıklıkla sapmış olur.’’(Ahzab, 36)

 

Başka bir ayette de şöyle buyuruyor:

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {1}يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ {2}(حُجُرات 2-1)

Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün huzurunda öne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.

 Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider.(Hucurat,1-2 elmalı meali sadeleştirilmiş)

 

İmam kurtubi bu ayetin tefsirinde şunlarınakleder:

   Kadı Ebu Bekir İbnu’l-Arabî dedi ki: Peygamberin (sav) saygınlığı hayat­ta iken nasılsa, vefatından sonra da öyledir.

   Ölümünden sonra ondan nak­ledilen sözler derece itibariyle ondan lafız olarak işitilen sözleri gibidir. Onun sözleri okunduğu takdirde huzurda bulunan herkesin sesini ondan da­ha yükseltmemesi, ondan yüz çevirmemesi icap eder.

 

   Tıpkı bizzat o sözü la­fız olarak söylemesi esnasında onun meclisindeymiş gibi davranması gere­kir. Şanı yüce Allah sözü edilen bu saygının çağlar boyunca devam edece­ğine: ‘’Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun…’’ (el-Araf, 204) buy­ruğu ile dikkatimizi çekmektedir.

   Peygamberin (sav) sözü de zaten vahyin bir parçasıdır. Açıklaması, fıkıh kitaplarında yer alan birtakım istisnalar dı­şında, Kur’an-ı Kerim’in hikmeti gibi onun sözünün de hikmetleri vardır.[2]

   Allah Resulü (sav) bir hadisi şerifte şöyle buyurur:

(كُلُّ أُمَّتِي يدْخُلُونَ الْجنَّةَ إِلاَّ مَنْ أَبَي) قِيلَ وَمَنْ يَأَبى يا رسول اللَّه؟ قالَ:(منْ أَطَاعَنِي دَخَلَ الجنَّةَ،ومنْ عصَانِي فَقَدْ أَبَي)

  ‘’Ümmetin hepsi cennete girer ancak reddedip istemeyenler müstesna.’’ Denildi ki Ey Allah’ın Resulü! Reddedip istemeyenler kimlerdir? Bunun üzerine Allah Resulü (sav): ‘’Bana itaat eden cennete girer, Bana isyan eden ise reddedip istemeyen kimselerdir.’’ Diye buyurdu.[3]

 

    Resul-i ekrem (sav) başka bir hadiste ise şöyle buyuruyor:

عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ: جَاءَ ثَلاَثَةُ رَهْطٍ إِلَى بُيُوتِ أَزْوَاجِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَسْأَلُونَ عَنْ عِبَادَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ . فَلَمَّا أُخْبِرُوا كَأَنَّهُمْ تَقَالُّوهَا وَقَالُوا: أَيْنَ نَحْنُ مِنَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَدْ غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ وَمَا تَأَخَّرَ ! قَالَ أَحَدُهُمْ: أَمَّا أَنَا فَأُصَلِّي اللّيْلَ أَبَدًا ، وَقَالَ الْآخَرُ وَأَنَا أَصُومُ الدَّهْرَ أَبَدًا ، وَقَالَ الْآخَرُ: وَأَنَا أَعْتَزِلُ النِّسَاءَ فَلاَ أَتَزَوَّجُ أَبَدًا ، فَجَاءَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَيْهِمْ فَقَالَ: { أَنْتُمُ الَّذِينَ قُلْتُمْ كَذَا وَكَذَا ؟ أَمَا وَاللهِ إِنِّي لَأَخْشَاكُمْ لِلهِ ، وَأَتْقَاكُمْ لَهُ ، لَكِنِّي أَصُومُ أَفْطِرُ ، وَأُصَلِّي وَأَرْقُدُ ، وَأَتَزَوَّجُ النِّسَاءَ ، فَمَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتِي فَلَيْسَ مِنِّي }.

  Enes radiyallahu anhu rivayet ediyor: Üç kişi Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in eşlerinin evlerine gelerek Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ibadetinden sordular, kendilerine Resulullah’ın (sav) ibadeti haber verilince ‘’O’nun gelmiş geçmiş günahları bağışlandığı halde bizim derecemiz nerde Resulullah (sav)’in derecesi nerede?’’

 

   Diyerek sanki Nebi (sav)’in ibadetini az gördüler. Onlardan biri ‘’ben geceleri sürekli namaz kılacağım’’ dedi. Diğeri ise ‘’Ben her gün oruç tutacağım’’ dedi. Ve diğeri ise ‘’Ben kadınlarla asla evlenmeyeceğim’’ dedi.

 

    Resulullah (sav) onlara gelerek şöyle buyurdu:

‘’Siz mi şöyle, şöyle söylediniz? Dikkat edin! Allah’a yemin olsun ki Ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve en takvalınızım. Fakat Ben oruç tutar ve iftar ederim, namaz kılar ve uyurum ve kadınlarla da evlenirim. Kim Benim sünnetimden yüz çevirirse Benden değildir’’[4]

 

Allah Resulü (s.a.v) başka bir Hadiste ise şöyle buyuruyor:

لاَ يُؤْمِنُ اَحَدُكُمْ حَتَّى يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعاً لِمَا جِئْتُ بِهِ.

‘’Sizden biriniz istek ve arzularını benim kendisiyle gelmiş olduğum İslam’a tabi kılmadıkça tam iman etmiş olmaz.’’[5]

 

 

Allah Resulü (sav) diğer dikkat çeken bir hadiste ise şöyle buyuruyor:

مَا مِنْ نَبِيٍّ بَعَثَهُ اللهُ فِي أُمَّةٍ قَبْلِي إِلاَّ كَانَ لَهُ مِنْ أُمَّتِهِ حَوَارِيُّونَ وَأَصْحَابٌ يَأْخُذُونَ بِسُنَّتِهِ وَيَقْتَدُونَ بِأَمْرِهِ ، ثُمَّ إِنَّهَا تَخْلُفُ مِنْ بَعْدِهِمْ خُلُوفٌ يَقُولُونَ مَا لاَ يَفْعَلُونَ ، وَيَفْعَلُونَ مَا لاَ يُأْمَرُونَ ، فَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِيَدِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ ، وَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِلِسَانِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ ، وَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِقَلْبِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ ، وَلَيْسَ وَرَاءَ ذَلِكَ مِنَ الْإِيمَانِ حَبَّةُ خَرْدَلٍ .

  “Benden önce Allah’ın gönderdiği hiçbir Peygamber yoktur ki; ancak onun sünnetini alan, onun emrine uyan yardımcıları ve arkadaşları olmuştur. Sonra onların ardından gelenler yapmadıklarını söylerler, emrolunmadıkları şeyleri yaparlar.

    Her kim onlara karşı eliyle cihad ederse o mü’mindir. Kim de onlara karşı diliyle cihad ederse o da mü’mindir. Kim de onlara karşı kalbiyle cihad ederse o da mü’mindir. Bundan sonra (onun kalbinde) hardal tanesi kadar iman yoktur.’’  (Müslim, iman 20)

 

Allah Resulü (sav) bir hadiste ise şöyle buyuruyor:

قَالَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِكَعْبِ بْنِ عُجْرَةَ { أَعَاذَكَ اللهُ مِنْ إِمَارَةِ السُّفَهَاءِ } قَالَ: وَمَا إِمَارَةُ السُّفَهَاءِ؟ قَالَ: { أُمَرَاءُ يَكُونُونَ بَعْدِي لاَ يَقْتَدُونَ بِهَدْيِ وَلاَ يَسْتَنُّونَ بِسُنَّتِي ، فَمَنْ صَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ ، وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَأُولَئِكَ لَيْسُوا مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُمْ ، وَلاَ يَرِدُوا عَلَيَّ حَوْضِي ، وَمَنْ لَمْ يُصَدِّقْهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَلَمْ يُعِنْهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَأُولَئِكَ مِنِّي وَأَنَا مِنْهُمْ ، وَسَيَرِدُوا عَلَيَّ حَوْضِي ، يَا كَعْبَ بْنَ عُجْرَةَ اَلصَوْمُ جُنَّةٌ ، وَالصَّدَقَةُ تُطْفِئُ الْخَطِيئَةَ ، وَالصَلاَةُ بُرْهَانٌ ،يَا كَعْبَ بْنَ عُجْرَةَ إِنَّهُ لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ لَحْمٌ نَبَتَ مِنْ سُحْتٍ ،  اَلنَّارُ أَوْلَى بِهِ ،  يَا كَعْبَ بْنَ عُجْرَةَ اَلنَّاسُ غَادِيَانِ فَمُبْتَاعٌ نَفْسَهُ فَمُعْتِقُهَا وَبَائِعٌ نَفْسَهُ فَمُوبِقُهَا .

    Allah Resulü (sav) ka’b b. Ucra’ya şöyle der: ‘’Allah seni sefihlerin imaretinden korusun.’’     Ka’b, sefihlerin imareti nedir? Diye sordu.

Allah Resulü (sav) şöyle devam etti:  

   Benden sonra kendisiyle gelmiş olduğum hidayete uymayan ve sünnetime tabi olmayan yöneticilerdir, kim onların yalanlarını tasdik eder ve onlara zulümde yardım ederse onlar benden değiller bende onlardan değilim, kıyamet günü havz-ı kevserimde de yanıma gelemezler.

    Kim onların yalanlarını tasdik etmez ve onlara zulümde yardım etmez ise onlar bendendir bende onlardanım, kıyamet günü havz-ı kevserimde de yanıma gelirler.

     Ey Ka’b b. Ucra oruç kalkandır, sadaka hatayı söndürüp yok eder, namaz delildir. Ey Ka’b b. Ucra muhakkak ki haram ile yetişip büyümüş bir beden cennete girmez ateş ona daha layıktır. Ey Ka’b b. Ucra insanlar sabahleyin kimisi nefsini satın alıp azat eder kimiside nefisini satıp helak eder.’’  (Müsned-i Ahmed b. Hanbel)

 

İmam Suyuti (rh.a) ‘Sünnetin İslamdaki Yeri’(Miftahu-l cenne) isimli kitabında şöyle der:

    Allah (c.c) size merhamet etsin. Şunu bilesiniz ki, usul ilminde maruf olan şartları taşıyan -kavli olsun fiili olsun- hadisler hüccettir. Rasulullah’ın (sav) bu hadislerini inkâr eden kimse küfre girer ve İslam dairesinden çıkar, Yahudilerle, Hristiyanlarla veyahut ta Allah’ın (c.c) murad ettiği diğer kâfir fırkalarla beraber haşrolunur. 

     İmam Şafii (rh.a) bir gün bir hadis rivayet eder ve ‘’sahihtir’’ der. Birisi Ey Eba Abdillah! Sende aynı kanaatte misin? Diye laf edince, bozulur ve şöyle der: ‘’Ey adam! Sen beni hiç Hıristiyan olarak gördün mü? Bana kiliseden çıkarken rastladın mı? Belimde Hıristiyan zünnarına şahid oldun mu? Hem Rasulullah’tan (sav) hadis rivayet edeceğim, hem de aynı görüşte olmayacağım ha!’’[6]

     Burada dikkat edilirse İmam’ı Şafii (rh.a),  sünnete muhalefet etmeyi Hristiyanlıkla aynı görmektedir.

İmam-ı Suyuti’nin ‘‘Sünnetin İslam daki yeri’’ diye tercüme edilen kitabını ‘‘Miftah’ulCenne’’  ‘Cennetin anahtarı’ diye isimlendirmesi manidardır. Bu nokta çok önemlidir.

 

   İmam-ı Gazali küfrü tarif ederken: ‘’Rasul-i Ekrem (sav)’in getirdiği haberlere inanmamak, onları yalanlamak’’ hükmünü zikrediyor. Bu tarifte; hem Kur’an-ı Kerim, hemde sünnet birlikte zikredilmiştir. Esasen mütevatir sünnet’in inkârının ‘’Küfür’’ olduğu hususunda; ehlisünnet uleması ittifak etmiştir.[7]

 

Dr. Abdulğaniyy Abdulhalık ‘Hücciyyetu-s Sünne’ isimli kitabında şunları naklediyor:

 

     Sünnetin dinde delil oluşunu (mütevatir sünneti) inkâr etmenin, dinden çıkmayı ge­rektireceğini, İbn Abdilberr’in (380/990) Câmiu Beyani’l-İlm ve Fadlihi adlı kitabında zikrettiği şu ifadeler göstermektedir: “Sert ilimlerin aslına gelince bunlar, ikidir: Kitab ve sünnet.

Sünnet iki kısma ayrılır:

       1-  Mütevâtir sünnet: Bu, kalabalık bir topluluğun, kalabalık bir topluluktan alarak naklettikleri sünnettir. Bu çeşit sünnet, kesin delillerden oluşmaktadır. Bu konuda hilaf yoktur. Kim, ümmetin icmâını reddederse, Allah’ın naslarından bir nassı reddetmiş olur. Bu kimseye tevbe telkin edilir; tevbe etmezse, Müslümanların icmâ et­tiği yoldan çıkıp cemaatin gidişatını terk ettiği için kanının dökülme­si yani öldürülmesi helâl olur.

 

       2- Ahad haberler: Bunlar, güvenilir yol ve sağlam senetlerle, Hz. Peygamber (s.a.v)’den nakledilen sünnetlerdir. Dinde hüccet ve önder olan ümmetin âlimlerinin çoğunluğuna göre bu çeşit sünnetle amel etmek gerekir. Bazı âlimler: ‘Haber-i âhad, hem ilim, hem amel ifade eder,’ demişlerdir.”[8]

 

Molla Muhammed Salih Ekinci Hoca ‘Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet’ isimli kitabında şunları kaydeder:

İtikadî konular, beş kısma ayılır:

       1-Bilinmemesi küfrü gerektiren konular, (zarurati diniyye)

Cenab-ı Hakk’ın varlığı, birliği ve zatî sıfatları gibi konular bu kısma girer.

 

2-İnkârı küfrü gerektiren, bilinmemesi ise günahkârlığa se­bep olan konular.

 

      Cenab-ı Hakkın “kadîm” olduğu, onun dışında bütün âlemin “hadis” ve sonradan varolduğu gibi konular bu kısma girer. Zira kişi Allah’ın varlığına ve birliğine inandıktan sonra Allah ve âlem konusunda hudûs ve kıdemle ilgili hiçbir zihnî hüküm ta­şımadan, kafası bomboş olarak Allah’a kavuşursa, müslüman olarak ölmüş olur. Ancak bunları bilmediğinden dolayı günahkâr olur.

    Kişinin Allah’ın kadim olduğuna, âlemin ise hadis ol­duğuna inanması gerekir. Ta ki, böyle bir meseleyle karşılaşıl­ması halinde aksi doğrultuda bir inanca saplanıp, küfre girme­sin. Kitap ve mütevatir Sünnetin sübût ve delâlet açısından kat’î naslarıyla sabit olan, ancak avamın bir kısmına kapalı kalan akaidkonulannın geneli bu kabildendir.

 

      3-İnkan ileri derecede bidat olan, bilinmemesi ise günahkârlığa sebep olan konular. Kitabın, Mütevatir veya Müstefîd (Mütevatirden düşük haberi vahid’den kuvvetli) Sünnetin zahi­riyle sabit olan ve ümmetin genel kabulüne mazhar olan konu­lar bu kısma girer. Bu kısmın inkârı, nassları zahirî delâletlerin­den kaydırıp, başka manalara hamletmekle olur. Nassları, sele­fin kabul ettiği manaların dışında başka manalarla tevil etmek çirkin bir bidattir. Şayet ümmetin genel telakkisi, icma ile sabit ve dinin açıkça bilinen konularından biriyse sözkonusu tevil küf­re bile sebep olabilir.

      4-İnkârı ufak bir bidat olan, bilinmemesi ise muaf olan konular.

Müstefîd olmayan âhâd haberlerle sabit olup, avamın çoğu ve havasın bir kısmı tarafından bilinmeyen, hakkındaki delillerin çelişik olmadığı konular bu kısma girer.

 

      5-Hakkında Kitap ve Sünnete ait delillerin -görünürde- çe­lişik olduğu ve bu nedenle hakkında ihtilaf edilen konular.

Bu kısma giren konular muhatapların muaf tutulduğu ko­nulardır. Bu konuların muaf olması, bunlarla ilgili genel bir hükmün verilmeyeceği, bunların içtihadı ve taklîdî konular ol­duğu anlamına gelir.

       Ulemadan hiç kimsenin açıklamasında bu ayırımı göremi­yoruz. Ancak şer’î deliller böyle bir ayırımı gerektirmekte ve ulemanın açıklamalarından da bu anlaşılmaktadır.

Bu ayırım sayesinde haber-i vahidin itikatta hüccet olup olmadığı konusundaki ihtilaflı görüşleri bir araya getirebiliriz. Buna göre “Haber-i vahid itikadî konularda delil olmaz” di­yenlerin bu sözü haber-i vahide muhalefet edip gereğine inan­mamanın küfür olmadığı şeklinde anlaşılmalıdır. Zira haber-i vahidin subûtu kat’î değildir.

       Dolayısıyla haber-i vahid’e muha­lefet, Allah Rasûlü’nün [kafî] sözüne muhalefetle özdeşleştirelemez. Buradaki karşı çıkış sadece ravilere olan itimatsızlıktan kaynak­lanmaktadır. Ancak kişi haber-i vahidin Allah Rasûlü’nün kela­mı olduğuna inandığı halde hiçbir tevile başvurmadan onu reddederse bu küfür olur.

 Bu söylediklerimize hiçbir âlimin itiraz edeceğini sanmıyorum. Çünkü haber-i vahidin itikatta delil olamayacağı iddiasının nisbet edildiği kelam âlimlerinin Özellikle akaidin “sem’iyyât” kısmında haber-i vahidle çokça istidlal et­tikleri görülmektedir. Bu husus kelama aşina olan herkesin ma­lumudur.[9]

 

Hâkim, Tabarânî ve İbnHibban’ın, Hz. Âişe (r.a)’den rivayet ettiklerine göre O, demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurdu:

Şu altı kimseye Allah ve duası makbul bütün peygamberler lanet etmiştir:

1- Allah’ın Kitabı’na ilâve yapan,

2- Allah’ın kaderini yalanlayan,

3- Allah’ın aziz kıldığını zelil, zelil kıldığını aziz etmek için zor­la ümmetimin başına geçen,

4- Allah’ın haram kıldığını helâl gören,

5- Allah’ın yakınlarıma yapılmasını haram kıldığını helâl sayan,

6- Sünnetimi terk eden.”[10]

 

İmam Malik (ra) şöyle demiştir:

“Sünnet Nuh’un gemisi gibidir. Ona binen kurtulur, binmeyenler ise boğulur.”[11]

İmam Zühri (r.a), Geçmişteki âlimlerimiz ‘’Sünnete tutunup yapışmak kurtuluştur…’’ derlerdi.[12]

 

SÜNNET HEP BİRLEŞTİRİCİ OLMUŞTUR

Bütün bu ayet ve hadisler, Müslümanların ancak sünnete sarılmak ve ondan ayrılmamaya çalışmak suretiyle  İslâmî kimliklerini koruyabileceklerini  ifade etmektedir. Zira  açık bir gerçektir ki, sünnetin terk edilmesiyle doğacak boşluk, sünnetin tam zıddı demek olan bid’atla  doldurulacaktır.

Sünnet, en kısa ve genel anlatımıyla “İslâm kültürü” demektir. Bid’at ise, İslâm kültürüne ters düşen, onda yeri olmayan ve fakat ondanmış gibi görülmeye ve gösterilmeye çalışılan yabancı unsur demektir.

  Muhtelif kıta ve iklimlerde yaşayan Müslümanlar arasında çağlar boyu görüle gelen ortak değerler ve uygulama benzerlikleri, sünnetin belirleyiciliği, birleştiriciliği, bütünleştiriciliği yani evrenselliği sayesinde olmuştur. ‘’Açıkça söyleyecek olursak, ümmet sünnetle vardır, onunla yaşar. Yozlaşma sünnetten ayrılmakla başlar.’’[13]

Her ne kadar bazı basiretsizler sünnetin birleşmeye engel olduğunu söyleseler de günümüze kadar ümmeti birleştiren ve daima ayakta tutan şey sünnet olmuştur. Ve şunu da bütün kalbimle inanarak söylüyorum ki, Vallahi farazi bir an için (Allah korusun)  sünneti terk edecek olsak bile Rafıziler, Hariciler, modernistler ve diğer bid’at ehli olanlarlabir araya gelmek mümkün olmayacaktır.

 Ve bizden asla da razı olmayacaklardır. Çünkü bizler onların hevalarına uymadıkça, onlar gibi sahabeyi tekfir etmedikçe ve Kur’an’ı Kerimi onların anladıkları gibi anlamadıkça yine birleşme mümkün olmayacaktır.

Kâfirler ve ehli bid’at, bu ince noktayı çok iyi bildikleri için hem sünnetin üzerine hem de sünnetin müntesipleri olan ehlisünnet üzerine türlü, türlü oyunlar oynamakta ve bu oyunları bir, bir uygulamaya koymaktadırlar.

 

     Çağdaş haçlıların İslam topraklarını işgal edip ehli bid’atla işbirliği içerisinde olmaları bunun en belirgin göstergesidir. Afganistan’ı, Irak’ı, Suriye’yi Yemeni, Somali ve daha birçok İslam beldesini işgal etmeleri bir taraftan Şii yayılmacılığını hızlandırırken diğer taraftan ise ehlisünnet müntesiplerine vehhabiliği ehlisünnet diye dayatmaktadırlar ve bugün maalesef ehlisünnet bu iki aşırı uç arasında yıllardır ezilmektedir.

Belki de tarihin hiçbir döneminde sünnet ve sünnet müntesipleri bu kadar çok yönlü saldırıya maruz kalmamıştır.

 

Suriye’de, Afganistan’da, Irak’ta ve daha birçok İslam beldesinde on binlerce Müslüman şehid edildi, yüz binlerce zindanlarda ve yüz binlercesi hicret etmek zorunda bırakıldı, geriye binlerce çocuk yetim ve binlerce kadın dul kaldı, ne haçlılar nede bidat ehli ses çıkardı hatta yardımlaşarak bu cürümleri beraberce yaptılar.

 

    Tek hedef ise Sünneti yok edip Sünni omurgayı kırmak, Müslümanların bir araya gelip İslam hilafetini yeniden te’sis etmelerini engellemektir. Zira küfür ehli ve bidat ehli biliyor ki ümmetin omurgası ve çimentosu sünnettir, işte bu yüzden bütün saldırılarını bu yöne teksif etmişlerdir. Dolayısıyla ümmetin yeniden ayağa kalkması ancak sünnete ittiba ederek cemaat olmaları meselelerini İslam fıkhına göre şekillendirmelerine bağlıdır.

 

KONUYLA İLGİLİ OKUNMASI TAVSİYE EDİLEN KİTAPLAR

 

1-Er-Risale                                                                   İmam Şafii

2- Sünnetin İslam’daki yeri                                       İmam Suyuti

3- İslam hukukunda sünnet                                      Mustafa sıbai

4- Sünnetin delil oluşu (Hücciyyetu-s Sünne)        AbdulğaniyyAbdulhalık

5- Sünnet müdafaası                                                  Muhammed Ebu Şehbe

6- Hüccet değeri ve tedvin açısında Sünnet           M.Salih ekinci

7-Sünnet’in tesbiti                                                      Muhammed Accac el-Hatib


[1]Dr. Abdulğaniyy Abdulhalık a.g.e tercüme Dilaver Selvi Şule yayınları darulkitap)

[2](İmam Kurtubi a.g.e C.16 Sh. 234 trh.2002 )

[3](Buhari, i’tisam 2)

[4](Buhari, nikâh 1 –Müslim, nikâh 1)

[5](Beğavi, şerhu-s sünne- iman 231/1)

[6]İmam Suyuti, a.g.esh 18 terceme Enbiya yıldırım rağbet yayınları)

[7](Molla HusrevMir’at el- Usul fi şerhi Mirkat el Vüsulist. 1307 c.2 sh. 3 – Yusuf Kerimoğlu Emanet ve Ehliyet c.1 sh.39-40)

[8]Dr. Abdulğaniyy Abdulhalık a.g.e Şule yayınları darulkitap)

[9]Molla Muhammed Salih Ekinci Hoca ‘Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet’sh.181-182 rağbet yayınları

[10]Câmiu’s Sağîr, hadis no: 4460; Feyzu’l-Kadir, IV, 96.

[11]İmam Suyuti, a.g.e sh 111 tercüme Enbiya yıldırım rağbet yayınları)

[12] Darimi, bab.16 h.no 96)

[13]( Riyazu–s Salihin Şerh ve Tercemesi Erkamyayınları)

YORUM YAZ

Henüz yorum yapılmamış.