SÜNNET’İN DİNDEKİ YERİ -2

17 Mart 2015, Salı, 4:50 | İbrahim SERİN, YAZARLAR | 2.641 views | 0 yorum
ibrahım-Serın

SÜNNETİN SÜNNETTEN DELİLLERİ

 

Sünneti seniyyenin sünnetten de delilleri oldukça çoktur onlardan birkaç tanesini getirmemiz yeterli olacaktır.

                                    

Allah Resulü (sav) bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor:

تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا : كِتَابَ اللهِ وَسُنَّةَ رَسُولِ اللهِ.

‘’Size iki şey bıraktım onlara sarıldığınız müddetçe sapıtmazsınız, onlar Allah’ın kitab’ı ve Resulullah’ın sünnetidir.’’[1]

 

Prof.Dr. Muhammed Ebu Şehbe bu hadisin açıklamasında şöyle söylüyor:

 

Bu hadisten açıkça anlaşıldığına göre hüküm çı­karmada sünnete başvurmak, Kur’an’a başvurmak gibi, zorunludur. Sahabe Allah onlardan razı olsun sünnet ve hadisin (dinde) delil olduğunda özellikle Kur’an’da bir aslı olmasa bile ve onunla amel husu­sunda icma etmişlerdir.

Onlardan hiç birisinin bu icma’a muhalefet ettiğini de bilmiyoruz. Onlardan bi­risi yeni bir durumla karşılaştığı zaman önce hükmü­nü Allah’ın kitabında arardı. Bulamazsa sünnete baş­vururdu. Orada da bulamadığı takdirde Kur’an, sün­net ve usul çerçevesinde ictihad ederdi.[2]

Allah Resulü (sav) diğer bir hadiste ise şöyle buyuruyor:

أُوصِيكُمْ بِتَقْوَى اللهِ، وَالسَّمْعِ وَالطَّاعَةِ وَإِنْ تَأَمَّرَ عَلَيْكُمْ عَبْدٌ حَبَشِيٌّ، وَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِي فَسَيَرَى اخْتِلاَفاً كَثِيرًا، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِيوَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ، وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ، فَإِنَّ كُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ.

 ‘’Size Allah’tan korkmayı, başınıza Habeşli bir köle idareci olsa bile dinleyip itaat etmeyi emrediyorum. Şüphesiz Benden sonra sizden yaşayacak olan kimseler çok ihtilaflar görecektir.

(O zaman) Benim sünnetim ve(hidayet imamları olan)Raşid Halifelerin sünneti üzerine olunuz. (Bu sünnetlere) Azı dişlerinizle sıkıca sarılınız.

(Din adına) Sonradan ortaya çıkan bid’atlerden sakınınız. Çünkü her bid’at sapıklıktır.’’[3]

 

Enes (r.a) rivayet ettiği hadisi şerifte ise şöyledir:

قال أنس بن مالك قال لي رسول الله صلى الله عليه وسلم { يا بُنَيَّ إن قدرْتَ أنَ تُصْبِحَ وتُمْسِي ليْسَ في قَلْبِك غِشٌّ لِأَحَدٍ فَافْعَلْ ثُمَّ قَالَ لِي يَا بُنَيَّ وَذَلِكَ مِنْ سُنَّتِي ومَنْ أَحْيَا سُنَّتِي فَقَدْ أَحَبَّنِي وَمَنْ أَحَبَّنِي كَانَ مَعِي فِي الْجَنَّةِ }.التِّرْمِذِي

Enes b. Malik diyor ki: “Resulullah (sav) bana buyurduki: “Oğulcağızım! Eğer sen kalbinde her hangi bir kimseyi aldatma isteği taşımayarak sabahlaya­biliyor ve akşama erişebiliyorsan, bunu yap.” Sonra da bana buyurdu ki:

Oğulcağızım bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi ihya ederse, şüp­hesiz o beni sevmiş olur. Kim de beni severse, benimle birlikte cennette ola­caktır.”[4]

Görüldüğü gibi Resulullah (sav), kendisini sevmenin sünnetini ihya etmekle ola­cağını beyan etmiştir. Onun sünnetine uymaksızın onu sevdiğini söyleyen na­sıl doğru konuşmuş olur? Zira bir insanı seven onun güzel amellerini yapma­ya özenir. Resulullah’ı (sav) sevip de onun güzel ahlâkını örneklendiren amelleri­ni işlememek mümkün değildir.[5]

Diğer bir hadiste şöyledir:

عَنْ أُنَاسٍ مِنْ أَهْلِ حِمْصَ مِنْ أَصْحَابِ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمَّا أَرَادَ أَنْ يَبْعَثَ مُعَاذًا إِلَى الْيَمَنِ قَالَ: (كَيْفَ تَقْضِي إِذَا عَرَضَ لَكَ قَضَاءٌ ) قَالَ: أَقْضِي بِكِتَابِ اللَّهِ قَالَ: (فَإِنْ لَمْ تَجِدْ فِي كِتَابِ اللَّهِ ) قَالَ: فَبِسُنَّةِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: (فَإِنْ لَمْ تَجِدْ فِي سُنَّةِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَا فِي كِتَابِ اللَّهِ ) قَالَ: أَجْتَهِدُ رَأْيِي وَلَا آلُو فَضَرَبَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَدْرَهُ وَقَالَ: (الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي وَفَّقَ رَسُولَ رَسُولِ اللَّهِ لِمَا يُرْضِي رَسُولَ اللَّهِ ).

Hıms halkından ve Muaz b. Cebel (r.a)’in arkadaşların­dan (olan) bir takım insanlardan rivayet olunduğuna göre; Rasulullah (s.a) Muaz’ı Yemen’e göndermek istediği zaman ona şöyle sormuştur:

“Bir dava ile karşılaşırsan nasıl hüküm vereceksin?”

Muaz da şöyle cevap vermiştir: Allahın Kitabıyla hüküm vereceğim. “Allah’ın kitabında (bir hüküm) bulamazsan? Rasûlullah (s.a)’ın sünnetiyle.

“Ya Rasûlullah’ın sünnetinde ve Allah’ın Kitabında da (bir hü­küm) bulamazsan?”Kendi görüşümle ictihad ederim,  (hüküm vermekten) geri dönmem.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) (Muaz’ın (r.a) göğsüne vurarak: “Allah Rasûlünün elçisini Allah Rasûlü’nün arzusuna (muva­fık hareket etmeye) muvaffak kılan Allah’a hamdolsun” demiştir.[6]

 

Ne esef vericidir ki günümüzde bazı insanların bütün bunlara rağmen biz ancak Kur’an’ı biliriz, Kur’an bize yeter diyerek Sünnete yüz çevirdiklerini görüyoruz.

Hâlbuki Allah Resulü (sav) on dört asır önce ümmetini bundan şiddetli bir şekilde sakındırmıştır.

لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ مُتَّكِئاً عَلَى أَرَيكَتِهِ يَأْتِيهِ أَمْرٌ مِمَّا أَمَرْتُ بِهِ أَوْ نَهَيْتُ عَنْهُ فَيَقُولُ لَا أَدْرِي مَا وَجَدْنَا فِي كِتَابِ اللهِ اِتَّبَعْنَاهُ

Bu hususta (Ebu Rafi’in (r.a) babasından (rivayet olunduğuna göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:

“Sakın sizden birini, emrettiğim ya da nehyettiğim bir husus ken­disine ulaşınca koltuğuna yaslanmış bir halde “Benim aklım ermez. Biz Allah’ın Kitabında ne bulursak ona uyarız” derken bulmaya­yım.”[7]

 

Allah Resulü (sav) diğer bir hadiste ise şöyle buyuruyor:

أَلاَ هَلْ عَسَى رجُلٌ يَبْلُغُهُ الْحَدِيثُ عَنِّي وَهُوَ مُتَّكِئٌ علَى أَرِيكَتِهِ ، فَيَقُولُ:  بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ كِتَابُ اللهِ ، فَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَلَالاً اِسْتَحْلَلْنَاهُ ، وَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَرَاماً حرَّمْنَاهُ . وَإِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللهِ كَمَا حَرَّمَ اللهُ

‘’Dikkat edin umulur ki Benim Hadis’im bir kimseye ulaşır da o da koltuğuna yaslanmış ve ‘’Bizimle sizin aranızda Allah’ın Kitabı vardır. Onda helal bulduğumuzu helal sayar haram bulduğumuzu da haram sayarız’’ der. Muhakkak ki Resulullah’ın haram kıldığı Allah’ın haram kıldığı gibidir.’’[8]

 

Başka bir hadis ise şöyledir:

عَنْ الْمِقْدَامِ بْنِ مَعْدِي كَرِبَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ قَالَ أَلَا إِنِّي أُوتِيتُ الْكِتَابَ وَمِثْلَهُ مَعَهُ أَلَا يُوشِكُ رَجُلٌ شَبْعَانُ عَلَى أَرِيكَتِهِ يَقُولُ عَلَيْكُمْ بِهَذَا الْقُرْآنِ فَمَا وَجَدْتُمْ فِيهِ مِنْ حَلَالٍ فَأَحِلُّوهُ وَمَا وَجَدْتُمْ فِيهِ مِنْ حَرَامٍ فَحَرِّمُوهُ أَلَا لَا يَحِلُّ لَكُمْ لَحْمُ الْحِمَارِ الْأَهْلِيِّ وَلَا كُلُّ ذِي نَابٍ مِنْ السَّبُعِ وَلَا لُقَطَة مُعاهِدٍ إِلاَّ أَنْ يَسْتَغْنِيَ عَنْهَا صَاحِبُهَا ، وَمَنْ نَزَلَ بِقَوْمٍ فَعَلَيْهِمْ أَنْ يَقْرُوهُ فَإِنْ لَمْ يَقْرُوهُ فَلَهُ أَنْ يُعَقِّبَهُمْ بِمِثْلِ قِرَاهُ .

Mikdam İbn Ma’di yekrib’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (sav) (şöyle) buyurmuştur: “Şunu iyi biliniz ki bana Kur’an-ı Ke­rim ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun koltu­ğuna kurulan tok bir adamın size: (Sadece) şu Kur’an lazımdır onda bulduğunuz helali helal, haramı da haram kabul ediniz (yeter), diye­ceği (günler) yakındır. Şunu iyi biliniz ki ehli eşek eti, yırtıcı (hayvan­lar) dan dan köpek dişli olanlar, (bir süre kalmak üzere İslam topraklarına pasaportlu olarak giren) anlaşmalı (kâfir)Ierin kaybettiği mallar size helal değildir.

Ancak sahibinin kendisine ihtiyaç duymadığı (için al­madığı) yitik mallar bu hükmün dışındadır. Kim bir kavme misafir olursa o kavmin onu ağırlaması gerekir. Eğer ağırlamazlarsa, o mi­safir ağırlama hakkını alarak onları cezalandırabilir.’’[9]

 

İmam kurtubi tefsirinde bu hadisin şerhinde Hattabi’den şunları nakleder:

 

El-Hattabi der ki: Hz. Peygamber’in: “Bana Kitap ve onunla birlikte onun gibisi verilmiştir” buyruğunun iki şekilde anlaşılma ihtimali vardır: Birinci ih­timale göre anlamı şudur: Hz. Peygamber’e zahiren tilavet edilen vahiy ve­rildiği gibi, ona tilavet edilmeyen batınen vahiy de verilmiştir.

İkinci anlam, ona Kitab-ı Kerim okunarak kendisi ile ibadet olunan bir vahiy olarak veril­miştir. Ayrıca onun gibi sözlü açıklama da ona verilmiştir. Yani Kitab-ı Kerim’de bulunan ifadeleri açıklamasına, âyetlerin umumi olduğunu belirtme­sine yahut hükümlerini tahsis etmesine, fazladan hüküm koymasına ve Ki­tab-ı Kerim’de bulunan hükümleri teşri’ buyurmasına izin verilmiştir.

O tak­dirde Kur’ân-ı Kerim’in tilavet edilip okunan zahir vahyinde olduğu gibi ay­nen bunları da kabul etmek gerekir ve gereklerince amel etmek icabeder.

Hadis-i şerifte geçen “yakında karnı tok bir adam….” ifa­desiyle Hz. Peygamber, -Harici ve Rafızilerin yaptığı gibi- Kur’an-ı Kerim’de söz konusu edilmemiş ve kendisinin ortaya koyduğu Sünnetlere aykırı dav­ranmaktan sakındırmaktadır.

Çünkü Haricilerle Rafızîler, Kur’an-ı Kerim’in za­hirine yapıştılar ve Kitabın beyanını ihtiva eden Sünneti terk ettiler. O bakım­dan şaşırdılar ve saptılar.

Hadis-i şerifte geçen “koltuk” ifadesiyle evlerden dışarı çıkmayan ve ilmi öğrenilebilecek yerlerde aramayan, lüks, refah ve rahat içerisinde yaşayan kimseleri kastetmektedir.

Hadis-i şerifte geçen: “sahibinin ona ihtiyaç duy­maması hali müstesna…” ifadesi: Sahibi o kaybedilen eşyaya ihtiyaç duyma­yarak onu bulana terk etmesi hali müstesna, demektir. Yüce Allah’ın şu buy­ruğunda olduğu gibi: “Böylece onlar, inkâr etmiş ve yüz çevirmişlerdi. Al­lah da (onların iman ve itaatlerine) muhtaç olmadığını göstermişti.” (et-Teğabun, 6) Allah onlara ihtiyaç duymayarak onları bırakmıştı, demektir.

Hadis-i şerifte geçen: “Ona vermeleri gereken ziyafet kadarı ile onları ce­zalandırabilir” ifadesi yiyecek birşey bulamayıp ölmekten korkan, zaruret ha­linde olan kimse hakkındadır. Böyle bir kimse, kendisine ikramda bulunma­yan o kimselerden kendisini mahrum ettikleri ikram karşılığında ikram ka­darını almak hakkına sahiptir.

(El-Hattabi devamla) der ki: Bu hadis-i şerifte hadisin ayrıca Kur’an-ı Kerim’in nasları ışığında gözden geçirilmeye ihtiyacı olmadığına delalet vardır. Çünkü Rasûlullah’dan (sav) olduğu sabit olan bir buyruk, bizatihi bir hüccettir. Bazı­larının: “Size hadis geldiğinde onu Allah’ın Kitabı’na arzediniz, ona uygun ge­lirse alınız, uygun gelmezse reddediniz” şeklinde hadis diye yaptıkları riva­yet batıldır, aslı yoktur.[10]

 

Prof. Dr. Muhammed Ebu Şehbe‘Sünnet müdafaası’ isimli kitabında bu hadisin şerhinde şunları nakleder:

Bu hadis aynı zamanda Hz. Peygamber’in (sav) bir mu­cizesine delalet etmektedir. Nitekim ilk devirlerde ol­duğu gibi son asırlarda da hadisleri bırakıp Kur’an’la yetinmek gibi kötü bir davayı savunan gruplar orta­ya çıkmıştır. Bunların maksadı dinin yarısını yıkmak­tır. Sen dinin tamamını yıkmak da diyebilirsin.

 

Çün­kü sünnet saf dışı bırakıldığı zaman şüphesiz bu üm­metin Kur’an’ın pek çok ayetini anlayamamasına Allah’ın muradının ne olduğunu idrak edememesine yol açacaktır. Sünnet reddedilip Kur’an da anlaşıl­madığı zaman vay İslâm’ın ve (Müslümanların) haline…[11] Muhammed Ebu Şehbe’nin sözü burada bitti.

 

Yani bunlar Kur’an bize yeter diyerek akıllarını da tek asıl ölçü kabul ederek Allah’ın kitabı hakkında istediği gibi tasarruf hakkına sahip olmak istiyorlar. Yine bunlar kendilerinde Kur’an’ı tefsir etme hakkını buluyorlar ama kendisine Kur’an nazil olan ma’sum Peygamber de (sav) böyle bir hakkı her nedense görmüyorlar.

 

Yine onların (siyasette, iktisatta, eğitimde, hukukta, hatta ahiret hususunda bile vs.) her konuda söyleyecek bir sözü var lakin kendisine kitap indirilen mahfuz ve ma’sum Resulün (sav) hâşâ söyleyecek bir sözü olmasın istiyorlar.

 

Çünkü Resulün (sav) sözü olduğunda onların söyleyecek sözü olmayacak yani Sünnet olduğu zaman istedikleri gibi hevasına göre hareket edemeyecekler, istedikleri gibi Allah’ın Kitabı Mübin’i hakkında tahrif yapamayacaklar işte bu yüzden Sünnete şiddetle karşı çıkmaktadırlar.

Esasen onlar Kur’an-ı hedef alan müsteşriklerin borazanlığını yapmaktadırlar. Fakat bunun farkında değillerdir zira müsteşriklerin gayesi Allah’ın kitabına halel getirerek İslam’ı açık bir şekilde tahrif etmektir.

İşte bu yüzden müsteşrikler bize Kur’an-ı Kerim’i getiren sahabeyi (r.a) cerh etmekle işe başladılar Rafızî ve Hariciler için de aynı şeyleri söyleyebiliriz bu iki fırka sahabeye (r.a) şiddetli bir şekilde dil uzatmışlardır.

Dolayısıyla sahabe (r.a) cerh edildiği zaman Kur’an hakkında da şüpheler ortaya çıkmaya başlar çünkü Kur’an-ı bize getirende yine sahabedir ve bu vesileyle kâfir ve bid’atçılar kendi davalarının hak, İslam’ın ise hâşâ batıl olduğu inancını yaymaya çalışacaklardır.

Aslında Sünneti reddetmelerinin ve sahabeyi (r.a) cerh etmelerinin arkasında Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Kerim’i reddetmek ve İslam’ı kökten reddetmek vardır.

Çünkü Kur’an ve sünneti hiç fark ettirmeden reddetmenin en kestirme yolu Sahabeyi (r.a) cerh edip yaralamaktır.

 Lakin kâfirlere şirin görünme hastalığına yakalanan zavallılara bunu anlatmak mesele.

İşte burada yeri gelmişken Ashabı kiramı yaralama çabasında olanlarla ilgili dikkat çekmemiz gereken önemli bir nokta var.

 

İmam Suyuti, ‘Sünnetin İslam’daki Yeri’ isimli kitabında Rafızîlerle ilgili şu bilgileri nakleder:

 

 İmam Beyhaki, İbnu Mübarek’ten nakleder: ‘Ebu İsmet, İmam Ebu Hanife’ye (rh.a) sorar:

-‘’Ben (içtihadi bilgilerin yer aldığı ) bu kitapları dinledim. Hadisleri ise kimden dinlememi münasip görürsünüz?

-‘’Şia hariç, hak olmayan mezheplere tabi olmakla birlikte adil olanlardan dinle. Şiilere gelince, onların inancının temeli ashabın dalalette olduğunu kabul etmektir…[12]

 

Beyhaki, Harmele b. Yahya’dan nakleder: İmam Şafii’den şunu dinledim:

Bidat ehli içinde (batıl davalarını ve rivayetlerini desteklemek için) Rafızîlerden daha çok yalan yere yemin eden yoktur.[13]

Bundan anlaşılan odur ki bunlar kendi davaları için her hileye, desiseye başvururlar.

Aslında sahabeyi tahkir ederek de dinin aslına halel getirmeyi hedeflemektedirler. Hâlbuki Sahabenin (r.a.) malıyla canıyla İslam’ı sonraki nesillere taşımak için gösterdiği fedakârlığı hiç kimse göstermemiştir. O halde sahabeyi hayırla anmak boynumuzun borcudur. Zira Allah Teâlâ hem onları hem de onları hayırla ananları hayırla anmışken bize söyleyecek bir söz kalır mı? Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

لِلْفُقَرَاء الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْيَبْتَغُونَ فَضْلاً مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَاناً وَيَنصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَهُمُ الصَّادِقُونَ {8} وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ

وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ {9}وَالَّذِينَ جَاؤُوا مِن بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلّاً لِّلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ {10}

Keza bu ganimetler, yurtlarından ve mallarından atılmış, Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk arayan, Allah’a ve Rasûlunün dinine yardım eden muhacir fakirlere aittir, işte asıl doğru olanlar da bunlardır.

Muhacirler gelmezden önce Medine’yi yurt edinenler ve imanı kalblerine sindirmiş olanlar, kendilerine hicret edenleri severler; onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir hasedlik hissetmezler; kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, onları kendilerinden önce tutarlar. Kim nefsinin mal hırsından korunursa, işte asıl kurtuluşa erenler bunlardır. 

 Onlardan sonra gelenler de derler ki: “Rabbımız! Bizi ve bizden önce îman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla, îman edenlere karşı kalblerimizde bir hasedlik yaratma. Rabbımız! Şüphe yoktur ki sen, çok şefkatli, çok merhametlisin. El-Haşr,8-10 (Talat Koçyiğit meali)

 

Allah Teâlâ başka bir ayette ise şöyle buyuruyor:

‘’İman edipte hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenlerle, (onları) barındırıp yardım edenler, işte gerçek mü’min olanlar bunlardır. Onlar için mağfiret ve kerim bir rızık vardır.’’ Kur’an-ı kerim meali M.Beşir eryarsoy Ahmet ağırakça  (Enfal 74)

 

Başka bir ayette ise şöyle buyuruyor:‘’İleriye geçen muhacir ve ensar ile onlara güzellikle uyanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Bunlar için orada ebediyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlanmıştır. İşte bu, en büyük kurtuluştur.’’ (Tevbe,100)a.g.e.

 

Muhtasar İbnu kesir tefsirinde bu ayetin tefsiri şöyledir:

Yüce Allah, Muhacirlerden ve Ensardan ( İslama girmede ) ilk öne geçenler ile bunlara güzelce tabi olanlardan razı olduğunu haber vermiştir. Şu halde onlara kızan veya söven veya onlardan bazısına kızıp sövenlere yazıklar olsun.

 Özellikle Hz. Peygamber den ( Sav) sonra ashabın efendisi, en hayırlısı, en üstünü, yani Sıddıki Ekber, en büyük halife Ebu Kuhafe’nin oğlu Hz. Ebubekir (ra) Rafızîlerden ayrılan bir güruh bundan Allah a sığınırız Ashabın en üstünlerine düşmanlık etmiş, onlara kin tutmuş ve sövmüştür. Bu, onların akıllarının ve kalplerinin ters çevrilmiş olduğuna dalalet eder.

    Allah’ın, kendilerinden hoşnut olduğu kimselere sövdüklerine göre, kurana inanmak nerede, onlar nerede? Ehlisünnet ise Allah’ın hoşnut olduklarından hoşnut olur, Allah’ın ve resulünün kötülediklerini kötüler, Allah’ın dost edindiklerini dost edinirler, Allah’ın düşman olduklarına düşman olurlar.

     Onlar ( Allaha ve resulüne) uyanlardır, bidatçılar değillerdir. Onlar, (Hz.peygambere (sav) uyarlar, dağılmaz, ayrılmazlar. İşte bunlar Allah’ın kurtuluşa eren taraftarlarıdır ve Allah’ın mümin kullarıdır.[14]

 

Başka bir ayette ise şöyle buyuruyor:

“Andolsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah mü’minlerden razı olmuştur. Kalblerinde olanı bilip de üzerlerine huzur ve sükûn indirmiş ve onları yakın bir fetih ile mükâfatlandırmıştır.”  (Fetih, 18)

   Başka ayette ise şöyle buyruluyor:

“Muhammed Allah’ın Resulü’dür. Onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı sert ve katı, kendi aralarında merhametlidirler. Sen onları rükû’ ediciler ve secde ediciler, Allah’dan bir lütuf ve rıza isteyenler olarak görürsün. Secde izinden nişanları yüzlerindedir.

 Onların Tevrat’taki vasıfları budur. İncil’deki vasıflarına gelince: O önce filizini yarıp çıkarmış, sonra onu gittikçe kuvvetlendirmiş, sonra kalınlaşıp gövdesi üzerine doğrulmuş, ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir.

Bununla kâfirleri öfkelendirmek için (bu misali verdi); Allah, iman edip salih amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir mükâfat va’d etmiştir.”

(Kur’an-ı Kerim meali Fetih, 29) a.g.e.

 

Allah Resulü (sav) de ashabını hayırla anmış ve onların hakkında ileri geri konuşmaktan şiddetli bir şekilde sakındırmıştır. Allah Resulü (sav) hadislerinde şöyle buyuruyor:

آيَةُ الْإِيمَانِ حُبُّ الْأَنْصَارِ وَآيَةُ النِّفَاقِ بُغْضُ الْأَنْصَارِ.

‘’Ensar’ı (sahabeyi) sevmek imanın alameti, ensar’ıbuğzetmek ise münafıklığın alametidir.’’[15]

خَيْرُ النَّاسِ قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذينَ يَلُونَهُمْ…

‘’İnsanların en hayırlısı Benim asrımdakilerdir, sonra onlardan sonra gelenler ve sonra onlardan sonra gelenlerdir…’’[16]

لاَتَسُبُّوا أَصْحَابِي؛ فَلَوْ أَنَّ أَحَدَكُمْ أَنْفَقَ مِثْلَ أُحُدٍ ذَهَبًا؛ مَابَلَغَ مُدَّ أَحَدِهِمْ، وَلاَنَصِيفَهُ.

‘’Ashabıma sövmeyiniz. Sizden herhangi bir kimse Uhud dağı kadar altın infak edecek olsa dahi onlardan herhangi birisinin bir mud veya onun yarısı kadar (infak)’ına ulaşamaz.’’[17]

 

AÇIKLAMA

 

Mud cem’i emdad ve midad olarak gelir eski bir ölçü/tartı birimidir: Şafi ve Malikiler, mısır keyliyle yarım bardak olarak takdir etmişlerdir. [18]

Mud ölçü birimlerinin en küçüğüdür. Sa’ın dört’te biridir bu da yaklaşık 509 gramdır.[19]

 

SAHABENİN TANIMI

Sahabe: Allah Resulünü (sav) gören ve ona iman eden ve İslam üzerine ölen kimselere sahabe denir.[20]

ASHAB-I KİRAMIN SÜNNETE VERDİĞİ ÖNEM

                                       

Ashab, Resulullah’ın (sav) emaneti olması nedeniyle, sünnetin kendilerinden sonraki kuşağa iletilmesinde büyük özen ve dikkat gösterdiler. Dolayısıyla Resulullah (sav) ilmin yaygınlık kazanmasına önem verdi ve Sahabeleri bu konuda özendirdi.[21]

 

Prof. Dr. Muhammed Ebu Şehbe ‘Sünnet müdafaası’ isimli kitabında şöyle der:

Sünnetin dindeki yeri ve Kur’an-ı Kerim’deki ko­numu dolayısıyla Sahabeler Hz. Peygamber’in (sav) hadis­lerine son derece büyük önem vermişlerdir.

 Kur’an’a gösterdikleri özeni ona da göstermiş, onu lafzı ya da manasıyla ezberlemiş ve anlamışlardır, sünnetin mak­sat ve gayelerini kendilerine has Arap tabiatıyla Hz. Peygamber’den (sav) duydukları sözler ve müşahede ettik­leri davranışlar ve hadislerin vürud sebepleriyle id­rak etmişlerdir.

Bu konuda anlayamadıkları bir müş­külle karşılaştıklarında Resulullah’a (sav) sormuşlardır.

Sahabeler Allah’ın vahyi ve Hz. Peygamber’in sünnetini işitmeye o kadar büyük ehemmiyet vermişler ki, bunu münavebeli (nöbetleşe) olarak ta’kib etmişlerdir.

 

Buhari Sahih’inde Hz. Ömer (r.a)’den söyle bir rivayette bu­lunur.

Ömer (r.a) şöyle demiştir: “Ensâr’dan bir komşum ile beraber Benû Umeyye ibn Zeyd yur­dunda oturuyor idim. Bu yurd Medine’nin Avâlî denilen yüksek semtindedir. (Bir şey öğrenmek ümidiyle) Rasûlullah’ın yanına nevbetleşe inerdik. Bir gün o iner, bir gün ben inerdim. Ben indiğim zaman o gün vahy ve sâireye dâir ne duyarsam, haberini komşuma getirirdim. O da indiği zaman böyle yapardı.”[22]

 

“Hz. Ebû Bekr (r.a), kendisi­ne davacılar geldiği zaman, (meselelerinin halli için) Allah’ın Kitabı’na bakardı.”

Şayet onda, (davacıların) aralarında hükmedeceği şeyi bulursa bu­nunla hüküm verirdi. Eğer (meselenin hükmü) Kitab’da olmaz ve bu işte Resûlullah’dan -salallahu aleyhi ve sellem- bir sünnet bilirse bundan hüküm verirdi. Eğer (bu iş) onu çaresiz bırakırsa çıkar, müslümanlara sorar ve derdi ki;

    “Bana şöyle şöyle (bir mesele) geldi. Bili­yor musunuz, Resûlullah -salallahu aleyhi ve sellem- bu konuda bir hüküm vermiş mi?”. Çoğu kere bütün topluluk yanına toplanır, o ko­nuda Resûlullah’dan -salallahu aleyhi ve sellem-bir hüküm zikreder­di.

Bunun üzerine Ebû Bekr şöyle derdi:

     “İçimize, peygamberimizden (gelen bilgileri) muhafaza eden kimseleri koyan Allah’a hamdolsun!”. Şayet o konuda, Resûlullah’dan -salallahu aleyhi ve sellem- (gelen) bir sünnet bulmak da onu çaresiz bırakırsa, halkın ileri gelenlerini ve seçkinlerini toplar, onlarla istişare ederdi. Bunların görüşleri bir işte birleşince bununla hüküm verirdi.[23]

 

İbn’ul Emin Mahmud Esad, Usul-i hadis isimli kitabında şunları nakleder:

     İmam Zehebi Tezkiratü’l-Huffaz adlı eserinde, Hadis Usûlü ilminin temel konularından olan isnad konusunda ilk uygulama yapan kişinin Hz. Ebu Bekir (r.a.) olduğunu söyleyerek şu hadiseyi nakletmiştir:

     İbn Şihâb, kabîsa b. Züveyb’den rivayetle bir nene Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) gelip (torunundan kalma) miras hakkını istedi. Bunun üzerine de Hz Ebû Bekir (r.a.) ‘’ Allah’ın kitabında senin için bir şey bulamıyorum. Allah’ın Resulünün (s.a.v) senin için bir şey zikrettiğin de bilmiyorum’’ dedi ve orada bulunan insanlara sordu.

     Muğira (r.a.) kaktı ve ‘’Rasûlullah’ın (sav)  ona altıda bir (hisse) verdiğini duydum’’ dedi. Bunun üzerine Hz Ebû Bekir (r.a.) (Muğîra (r.a.)’ya) ‘’seninle birlikte (bunu bilen) başka kimse var mı’’ diye sordu. Muhammed b Mesleme (r.a.) şahitlik etti. Hz Ebû Bekir (r.a.) da kadının talebi konusunda bu rivayet doğrultusunda hüküm verdi.

Benzer bir hadise Hz Ömer (r.a.) zamanın da meydana gelmiştir:

      Ebu Said el-Hudri (r.a.) şöyle anlatıyor: ‘’Ensarın meclislerinden bir mecliste oturuyordum. Ansızın korkuya kapılmış halde Ebu Musa el-Eşa’rî (r.a.) geldi ve ‘’Ömer (r.a.) üç kez izin istedim. İzin verilmeyince de döndüm. (Hz. Ömer (r.a)) bana ‘seni (bana gelmekten) engelleyen nedir’ dedi. Ben ‘üç kez izin istedim verilmeyince de döndüm, zira Rasûlullah (s.a.v.) ‘Sizden biriniz üç kez izin ister de kendisine izin verilmezse geri dönsün’ buyurmuştur’ diye cevap verdim.

     Bunu üzerine Hz Ömer (r.a.) ‘Vallahi buna bir delil getirmelisin’ dedi.’’ Sizden bunu Peygamber (s.a.v.) dan duyan var mı’’ dedi. Bunun üzerine Ubey (r.a.) ‘’ Vallahi seninle ancak kavmin burada bulunanların en küçük olanı kalkacaktır’’ dedi. Kavmin Orada bulunanların en küçüğü bendim onunla beraber kalktım ve Hz Ömer (r.a.)’a Rasûlullah (s.a.v.)’in bunu dediğini haber verdim.’’[24]

eş-Şa’bî’den, (o da) Şureyh’den (naklen) haber verdi ki Ömer İbnu’l-Hattâb (r.a) kendisine (yani Şureyh’e) şöyle yazdı:”

   “Şayet sana Allah’ın Kitabı’nda (hükmü bulunan) bir şey ge­lirse onunla hüküm ver. Adamlar seni ondan çevirmesin! Eğer sana, (hükmü) Allah’ın Kitabı’nda olmayan bir şey gelirse, Resulullah’ın -salallahu aleyhi ve sellem- sünnetine bak ve onunla hüküm ver.

    Eğer sana, (hükmü Allah’ın Kitabı’nda olmayan, hakkında Resûlullah -sa­lallahu aleyhi ve sellem-‘den de bir sünnet bulunmayan bir şey gelir­se, halkın üzerinde görüş birliğine vardıkları şeye bak ve onu uygula. Şayet sana, (hükmü) Allah’ın kitabı’n da olmayan,

    Resûlullah’ın -salallahu aleyhi ve sellem- sünnetinde bulunmayan, hakkında, senden önce de hiç kimsenin söz söylemediği bir şey gelirse şu iki durumdan hangisini istersen seç: Eğer kendi görüşünle ictihad edip sonra (bu­nunla) öne çıkmayı (hüküm vermeyi) istersen (bununla) öne çık, (hü­küm ver!) Geri kalmayı, (hüküm vermek için beklemeyi) istersen, ge­ri kal, (bekle!). Ben de senin için ancak geri kalmayı (beklemeyi) ha­yırlı görürüm. “[25]

 

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) şöyle demiştir: Ben Ensâr’ın mec­lislerinden bir mecliste (oturmakta) idim. Bu sırada Ebû Mûsâ (r.a) sanki bir şeyden korkmuş gibi geldi de:

— (Ömer (r.a) beni çağırtmıştı.) Ben Ömer’in (r.a) yanına girmek için üç kerre izin istedim, bana izin verilmeyince geri döndüm. Ömer (r.a) bana: Seni bize gelmenden men’ eden nedir? Dedi.

     Ben: Senin yanma gir­mek için üç kere izin istedim, bana izin verilmeyince geri döndüm. Çünkü Rasûlullah (sav): “Sizden biriniz üç kere izin istediği zaman kendisine izin verilmezse, hemen geri dönsün” buyurdu, dedim. Ömer (r.a) : Vallahi bu rivayet ettiğin hadîs üzerine muhakkak bir beyyine getireceksin! Dedi. Sizlerde bunu Peygamber’den (sav) işitmiş bir kimse var mı? Dedi.

Ubeyy ibn Ka’b (r.a):

— Vallahi senin beraberinde bu şehâdeti kavmin en küçüğü bile yerine getirir, dedi.

Ben kavmin en küçüğü idim. Ebû Mûsâ (r.a) ile beraber kalkıp gittim ve Ömer’e (r.a), Peygamber(sav)’in bunu söylediğini haber verdim.[26]

 

Görüldüğü gibi başta raşid halifeler olmak üzere ashabı kiram bir meseleyle karşılaştıkları zaman önce Allah Teâlâ’nın kitabına bakıyorlar onda bulamazlarsa Resulullah’ın (sav) sünnetine başvurup ve onunla amel ediyorlar. Onlardan hiçbirisinde Kur’an ve sünnet durduğu yerde onları bırakıp kendi reyleriyle hüküm verip ve bununla amel ettiklerini göremezsiniz.


[1](Muvatta, kader 3)

[2](Muhammed Ebu Şehbe a.g.e Darul Kitap)

[3](Ebu Davud, es-sünne 5 –Tirmizi, ilim 16)

[4](Tirmizi,ilim 16 )

[5](Hasan Karakaya fıkıh usulü sh. 61 ikra yayınları trh. 2008 İstanbul )

[6](Ebu Davud, Akdiye 3592 – Tirmizi, 1327)

[7](Ebu Davud, .sünnet hn. 4605 şamil yayınları –Tirmizi, ilim 10)

[8](Tirmizi, ilim 10)

[9](Ebu Davud, k. Sünnet 4604 – Tirmizi, ilim 10)

[10](İmam Kurtubi a.g.e C.1 sh.242-243 trh. 2005)

[11](Parantezler hariç Muhammed Ebu Şehbe a.g.e Darul Kitap)

[12]İmam Suyuti, a.g.e sh 59) ayrıca bk. Abdulmecid Türkmani Dirasatun fi usulil hadis alemenhec-il hanefiyye sh 16 trh. 2009 birinci baskı mektebutu-es saadet Karaçi Pakistan )

[13]İmam Suyuti, a.g.e sh 59. )

[14](Muhtasar İbn-i kesir tefsiri cilt. 2 sh.463 trh. 1992 İstanbul tercüme Arif Erkan)

[15](Buhari, iman 10 – Müslim, iman 33)

[16](Buhari, Fezailu-s Sahabe 1 – Müslim, Fezailu-s Sahabe 52)

[17](Buhari fezailu-s Sahabe 5)

[18](Mu’cem-ulvasit Sh. 858 Çağrı Yayınları İstanbul)

[19](Necmeddin el- kurdi Şer’i Ölçü Birimleri Buruc Yayınları İstanbul)

[20](İbnuhacer el-askalani nühbetu-l fiker nüzhetu en- nazar ile birlikte sh.209 daru-l kutubi-l ilmiyye trh. 2011 beyrut)

[21]Mustafa Sıbai İslam Hukukunda Sünnet sh.56 birim yayınları

[22](Buhari, ilim 28 – Muhammed Ebu Şehbe a.g.e Darulkitap)

[23] (Darimi, mukaddime 20 (tercüme Abdullah Aydınlı)

[24] İbn’ul Emin Mahmud Esad, Emre Yazıcı Muhtasar hadis usulü tarihi ve seydişehri’nin usul-i hadisi sh.10-11 trh. 2009 İstanbul Yasin yayınevi)

[25] (Darimi, mukaddime 20 (tercüme Abdullah Aydınlı)

[26] Buhari, isti’zan 13 (tercüme m. Sofuoğlu)

 

 

 

 

 

 

 


YORUM YAZ

Henüz yorum yapılmamış.